Hicret Anne

O tahtadan eski Türk evinin kapısı ne zaman kapandı? Tam bilemiyorum. 18’imden sonra olsa gerek. Çocukluğumda annemle gittiğimiz bu evde yaşlı bir teyze oturuyordu. Hicret Anne. Kendisi Peygamber Efendimizin mübarek soyundan asil bir hanımdır. Çevresinde pır dönen ve kendini ona hizmet etmeye adamış kızları ve misafirleriyle küçük bir kızken kurduğum hayal dünyasının kahramanlarından biri olmuştu. Adı, evi, bakışları ve o unutulmaz ortam. Kışları bazen babam ve kardeşimle dışarıda arabada oturup annemin hiç bitmeyecekmiş sandığım ziyaretini beklediğim de olurdu. Beylerbeyinin o yokuş yukarı sokaklarından birinde yemyeşil, yüzyıllık çınarlar arasında, Hicret Annenin evinin karşısında bir çocuk parkı vardı. Bu parkta Ahmet’le salıncağa binip kim daha hızlı sallanacak diye yarıştığımızı hatırlıyorum. Tabi o her zaman daha sağlamcı olduğu için bu oyunu çok fazla abartmazdı.

Fakat evin içinde bambaşka bir rüzgâr eserdi. Sanki o köhne ahşap evin çıtaları arasından dışarıya bir huzur sızardı. Çocukluğun verdiği yerinde duramama bende kat be kat olsa da nedense Hicret Anneyi ziyaret ettiğimiz o günlerde etrafı izleyen sessiz bir kız oluverirdim. Kapısının önü sıra sıra dizilmiş yenili eskili kadın ve çocuk pabuçlarıyla dolu olurdu. Renkli çocuk ayakkabılarına bakıp kendime içerde bir arkadaş olabileceğini düşünüp kalbim biraz daha hızlı atmaya başlardı. Annem özellikle böyle günler için ayırdığı uzun lacivert şık pardüsesiyle kapının önünde durup halka gibi tokmağını çalardı. Hemen akabinde içerden ayak sesleri duyulur ve gülen bir yüz kapıyı açar bizi içeri buyur ederdi.

Ev iki katlıydı. Girişte kare bir sofa ve sağda o muazzam ikramlar bu mutfaktan mı çıkıyor dedirtecek küçük bir mutfakçık vardı. Annemin eteğinin dibinde bana sıra gelene dek etrafı inceler sonra bizi karşılayan güler yüzün sorularına utanarak cevap verirdim. Bana o evde kızıldığını hatırlamıyorum. Ne annem ne de bir başkası. Bir yandan bahçede oynayan çocukların seslerine kafam takılırken, bir yandan da bu yaz kış serin evdeki havayı solumak için burun deliklerimi açar içime rutubet kokusunu çekerdim. İçeriye girdikten sonra annemle dönen taş bir merdivenden yukarıya çıkardık. Merdivenin hemen karşısında namaz kılınan ve Hicret Annenin dinlenmek için girdiği bir başka oda vardı. Evin tavanları yüksek olduğu ve camları geniş olduğu için miydi hatırlayamıyorum ama içeride anlayamadığım bir ferahlık vardı.

Hicret Annenin başına örttüğü iki kat kenarı sade oyalı beyaz başörtüsü ve yekpare kumaştan desenli uzun elbisesiyle yanımıza gelip oturduğunu ve birkaç kaş göz ve el işaretiyle etraftaki insanları nazikçe yönlendirdiğini hatırlıyorum. Annemle dizlerimizi büküp pencere kenarında yerdeki sedirin üzerine otururduk. Bulunduğumuz oda bir çeşit sohbetgahdı. İnce uzun dikdörtgen bir planı ve ortasında eski tarz bir odun sobası vardı. Hatta bir kış günü o sobada pişen kestanenin tadı hala damağımda. Zengini fakiri bir sürü ziyaretçi Hicret Annenin yanında hürmetle oturur ve o yerinden doğrulmadan hizmet edenler hariç kimse izinsiz hareket etmezdi. Konuşulanların çoğunu çocuk aklımda kavrayamazdım. Hatta Hicret Anne’nin şivesini anlamakta zorlanırdım. Ama tonundaki yumuşak ahenk yeterdi. Renkli mavi gözleri, çok şey görmüş olduğunu belli eden kırışıklıkları vardı.

O yaşlı haliyle durmaz kendisi de misafirine hizmet eder, teker teker isimleriyle hallerini hatırlarını sorardı. Hatta bir keresinde annemin:
“Annecim böyle kendinizi yoracaksanız gelmem bir daha” diye bir şaka yaptığını hatırlıyorum. Hicret Anne ise “Siz gelmeseniz esas o zaman ben de hal kalmaz” diye cevap vermişti. O zaman garip gelen bu sözlerin altındaki mantığı şimdi anlıyorum. Misafir bereketiyle gelir. Onun misafiri kendi gibi nurlanırdı.

Durmadan gelen ve gidenin olduğu bir sohbetgahda dakikalar konuşulanların, gelen yüzlerin ve ikramın çeşitliliğiyle çoğalırdı. Hicret Anne’nin muhakkak kendi eliyle açtığı cevizli bir baklavası olurdu ki çocuk aklımla görüntüsü koyu renkte olduğu için birkaç kez geri çevirdiğimi ve annemin bir keresinde şifa olsun diye ağzıma tıktığını, o günden sonraki pişmanlığımı asla anlatamam. Sanki o sarma yaprakların arasından şerbet iki kat daha tatlı ve cevizin tadıyla kaynaşmış olurdu. Herkesin Hicret Anne’yi tanıma fırsatı vardı. Evi bir tür eski zaman tekkesiydi. Kimine derdini bile anlatmadan en yerinde nasihati verir ve insanları şaşırtırdı.

Aklımdan çıkmayan bir başka ayrıntı da yere serilmiş üst üste eski kilimlerim rengarenk dokumaları ve benim onların desenlerini takip ederken yaşadığım zevktir. Eğer ki öğlen vaktine rastlamışsak, tüm kalabalığa rağmen alt katta tahtadan büyük bir yer sofrası kurulur v Sıdıka Ablanın da yardımıyla bizzat kendi büyük bir tencerenin kapağını açar herkesin tabağına fazla fazla yemek koyardı. İşte ben o zaman Peygamber Efendimizin (S.AV.) mucizelerinden birine bizzat tanık olmuştum. Ufak bir aşla bütün İslam ordusunu ve kızı Fatıma’nın düğün günü yüzlerce misafiri tek bir kap yemekten ağırlamış ve kimse sofrayı aç terk etmemişti. Aynı Hicret Anne’nin evinde de o bereketten bir parça vardı. Tencerenin dibi bir türlü gözükmez ve kim bilir bizden sonra o aştan daha kaç kişi nasiplenirdi.

Umulur ki bu hayatın sonunda gene o yüksek kavakların arasından göz kırpan pırıl pırıl güneş huzmelerinin altından yürür Hicret Anne’yi annemle birlikte tıpkı eskisi gibi ziyaret ederim. Galiba dışarıda beklerken hissettiklerim başka bir güne kaldı ama benim bir de Hamide Teyzem vardı ki o da bambaşka bir hikâye.

Meva Ayse

Comments

Anonymous said…
Maşallah :) Efendim ne güzel bir berekete nail olmuşsunuz.İnşallah O nurlu soydan gelen zatların şefaatine nail oluruz,amin. Hoşça bakın zatınıza...
Anonymous said…
efendim gıbta ettim maaşallah,
hicret anneyi birebir tanımadım ama işittim ve araştırırken yazınızı buldum okumak ayrı bir zevk sanki yaşadım allahü teala razı olsun paylaştınız rabbim inşallah şefaatine nail olursunuz (oluruz inşallahü teala)
aminnn
kebeLeK said…
Aysecim, ne guzel oyle anilara sahip olman! imrendim dogrusu...ben cok gec tanidim kendisini. insaallah oteki dunyada da seni, beni ve tum sevenlerini yine ayni sekilde karsilar.
Olcay
Nuran said…
ayşecim beni geçmişe götürdün yazdıklarınla.ne güzel,ne bereketli günlerdi...Rabbim hepimizi şefaatine nail eylesin!
NURAN

Popular posts from this blog

Evet, öyle ise varım!

Ölüler Duyar, Canlılar Söyler

Ayak İzleri